/ Kitaplar / Aziz Paisios’tan anılarım

Aziz Paisios’tan anılarım

Ekümenik Patrik Sayın Bartholomeos Hazretleri,

Muhterem pederler,

Sevgili kardeşlerim,

Aslında hakkım olmayarak ancak itaat ederek, Tanrı’nın sevgisinin hayatıma soktuğu, onu taklit etmekte başarılı olamadığım ancak hayır duasına uygun olacak şekilde yaşamaya çalıştığım hayranlık verici bir Azizimize dair kişisel tanıklığımı aktarmak için karşınızdayım.

Aslında hakkım olmaksızın sizlere aktaracağım bu küçük tanıklık 1972 yılında başlıyor. O yıl bir üniversite öğrencisiyken Aynoros’a yaptığım ikinci ziyarette Tanrı’nın istediği gibi bir insanı, görüntüsü hâlâ gözlerimde olan Aziz Paisios’u tanıdım. Muhterem Paisios’a rastladığım her defasında benimle sanki bizzat Rabbimin hasbihal eylediği zannına kapılırdım. Kendisi bu sohbetlerde Sevginin, Tevazuun, Mülayimliğin, Basiretin arasında yitip giderdi. Karşımda bir şahsiyet olarak durmuyordu. Öyle şeffaftı ki onun içinde Tanrı’yı görüyor ve işitiyordum; çünkü kendisi “yaşamıyor ancak onda İsa Mesih yaşıyordu.”

İlk görüşmelerimizden birinde, Timio Stavro’da, bana vahşi hayvanların Tanrı’nın inayetine mazhar olan insandan korkmadıklarını, onu tanıyıp hürmet ettiklerini anlatıyordu. Evcil hayvanlarsa sahiplerinin adet ve karakterlerini alıyordu. Ona yaklaşan tavşan ve yaban domuzlarının alınlarına haç işareti yaptığını ve böylece onlara avcıların kurşunlarının isabet etmediğini aktarıyordu. Bir gün hücresinin yakınlarındaki Kapsala’daki bir patikada onu takip ettim. Patikada sanki yorgunmuş gibi ağır ağır ilerliyor, sağa sola doğru yalpalıyordu. “Ayaklarınız mı ağrıyor muhterem?” diye sual ettim. “Görmüyor musun mübarek” diye cevap verdi “patikanın ortasından geçen karıncalar var”.

O zaman bana Aziz İsaak’ın asketik sözlerini okumamı salık vermişti. Politeknik’te öğrenci olduğumdan buna zamanım yoktu. Bununla birlikte kitabı, yüksek lisans yaptığım Paris’e yanıma aldım. Orada, 1977’de Meryem Ana çan kulelerini izlediğim rahat bir tavan arasında Muhteremin yanında keşiş olarak yaşamaya karar vermeme yardımcı oldu. Yunanistan’a döndüğümde önce askerlik hizmetimi ifa etmemi teşvik etti.

Askerlik hizmetimi yaparken duaları ve aktardığı tecrübeleriyle beni teselli ediyordu. Yaşadığı mucizeler, özverisi, Tanrı’ya hizmet edişinin samimiyeti ve şekli. Muharebeler esnasında takımına yiyecek satın alması için onu gönderdiklerini anlattı. Alışverişten sonra dağa yöneldi. O sırada bakkal dükkânının sahibi kadın dışarı çıkarak uzaktan ona bağırdı: “Asker geri dön, silahını unuttun.” Başrahibin silahı, bedenleri ve ruhları kurtaran askeri ve ruhani telsiziydi.

Timio Stavro hücresinde ayrılışını öngörmüştü. Böylece terhis olduktan sonra başlangıçta düşündüğüm gibi Stavronikita Manastırı’na gitmektense onu takip etmeyi seçtim. Kendisi yanında keşiş tutmadığından beni Koutloumousi’ye yerleştirdi. Misyonerliğe dair ilgimi bildiğinden [bu ilgimi esinleyen, Kongo’ya gidip orada Kananga misyonerlik kilisesini organize eden ve 25 yıl sonra orada vefat eden ruhani babam peder Hariton idi] Manastırın başkeşişine rapor edeceğim ilk hususun bu konuda olmasını salık verdi. Aynı şekilde Muhterem Paisios, Başepiskopos beni davet ettiğinde Arnavutluk’a gitmem için beni cesaretlendirmişti. Kilisenin her yerdeki faaliyetleriyle alakalıydı ve bir keresinde bana Çin’de misyonerlik faaliyetlerine girişmemiz gereğinden bahsetmişti.

Genç bir mimar olarak beni, bina içlerinde bulunan küçük kiliselerin üst ya da alt katlarında yatak odaları olmaması gerektiği gibi küçük ama temel meselelere dair sıklıkla uyarırdı. İkonaları, arkasında tuvalet olan duvarlara koymamamız için ikaz ederdi. Yemek artıklarının merkezi kanalizasyona gitmemesini isterdi; zira bunlar, yemeğin tamamı gibi kutsanmıştı ve dolayısıyla bunlar ayrı bir noktada derlenmeliydi.

Onu ziyaret ettiğim bir gün bana kapıyı, otuzlu yaşlarında genç bir erkeğin refakatinde açtı. Ona veda etti ve adam mutluluk içerisinde oradan ayrıldı. Sonra bana döndü ve şöyle dedi: “Meryem Anamızın gücü ne büyük, ne şeytanlara haddini bildiriyor!” Vesilesi olduğu mucizeye hayranlık duyuyordu. Biraz sonra, söylediklerinin farkına vararak, bundan kimseye bahsetmememi rica etti. Genelde hastaları Aziz Arsenios’un kilisesinde bulunan kutsal kalıntılarıyla birlikte kutsayarak haç çıkartır ve Tanrı devreye girerdi.

Sina’da ikametinden çok sayıda hoş anısı bulunmaktaydı. Orada mütemadiyen zeytinlikleri budamakta ve zeytinleri toplamaktaydılar. Aziz Paisios, emeğin sorumluluğuna sahip olarak tüm dalları yardım eden Bedevilere verdi. [Akşamları, rakımın yüksekliği nedeniyle çok soğuk olmakta ve genellikle ısınmak için develerin dışkısından başka yakacak bir şeyleri bulunmamaktadır]. Bedeviler bu davranışından ötürü şaşkınlık içerisinde ona şunları söylerler: “İyi bir insansın, yağmur yağacak!” Bana “Gerçekten o gece yağmur yağdı!”dedi. Yağmur Sina Çölü’nde en büyük kutsamadır.

Üstat Paisios bana her devrin, şeytanın yok etmemesi için dualarıyla dünyayı tutan azizleri bulunduğunu söylerdi. Aynı zamanda bir azizin duası Tanrı’nın planlarını da bozabilir.

Ocak 1982’de papaz olarak atandığım sırada bana “Bir daha araba kullanmayacaksın” dedi. [Bazı seferler Manastıra şoför olarak da hizmet etmekteydim]. Dört ay sonra Aynoros dahilinde manastırın arabasıyla ölümle sonuçlanan bir kaza meydana geldi. Yaşlı bir keşiş dramatik bir biçimde aramızdan ayrıldı. Bizlere ise hiçbir şey olmadı. O arabayı kullanan Başrahip olmasaydı muhtemelen ben olacaktım. Bu hadiseden sonra oldukça sıkıntılı bir ruh hali içerisindeydim. O beni teskin etmek ve aklımı başıma getirmek için söylediği bir dizi şey arasında, arabanın frenleri için uygun yağ yerine, ayçiçek yağı konulduğunu öğrendiğinde, gülerek, “Oruçlarda yediğimiz patates kızartmasını yaparken kullandığımızdan” deyivermişti.

Sıklıkla bir nükteyle teselli etmekte veya bir gözlemde bulunmakta veya ağır bir atmosferi dağıtmaktaydı. Mizahı ince ve ölçülüydü. Peder Arsenios [şimdi Panaguda’da kalıyor] ile birlikte Aya Panteleimonos Manastırı Başrahibinin de hazır bulunduğu bir cenaze ayininde mugannilik yapıyor ilahiler okuyorduk. Ayin sonrası bizi bulup şöyle dedi: “Az daha ilahilerinizle merhumu diriltecektiniz.”

1982 yılında, daha genç bir rahipken, Başrahibe yaptığım bir ziyarette öyle pek ölçüp tartmadan “Onca zamandır keşişim bir mucize dahi görmedim” deyiverdim. Üstat beni hemen şaşırttı: “Bir rahip olan sen mi bunu diyorsun? Her gün ayinde kendi gözlerinle ekmek ve şarabın İsa Mesih’in beden ve kanı haline gelişini görüyorsun! Daha büyük bir mucize mi bekliyordun?” Utanmıştım.

Manastırın misafirhanesinin sorumlusu olarak çoğu zaman Panaguda’ya gelen yerli ve yabancı ziyaretçilere, hem iletişimde yardım hem de istifade etmek için eşlik ederdim. Bir öğleden sonra Başrahibe ciddi sorunları olan genç bir Fransızı götürdüm. Kısa bir sohbetten sonra Üstat bana onu gece yanında tutacağını, böylece yardım edebileceğini söyledi. Sabah genç neşe içerisinde döndü ve Üstatta aradığı cevapları bulduğunu ve Üstat Paisios tek kelime Fransızca konuşmasa da aralarındaki iletişimin mükemmel olduğunu söyledi.

Kıştı ve herkes için mumlar yapıp odun sobasının sıcağında uykusuz kalıp dua ettiği odasında konuşuyorduk. Köşelerde ve pencerelerde örümcek ağları vardı. Temizlemek niyetiyle onlara bakıyordum. Düşüncelerimi okurcasına, “Bunları dekorasyon mahiyetinde muhafaza ediyorum” dedi. 

Bir keresinde de yanındayken aşağıdan zilin uzun süre çalmaya devam ettiğini duyuyordum. Üstat ise benimle konuşmaya devam ediyordu. “Birisi kapıyı çalıyor” dedim. “Bunun herhangi bir sorunu yok, sadece… için geldi” diye cevap verdi. “Ama nasıl olur da her gelenin ismini ve sorunu olup olmadığını, sıkıntılarının neler olduğunu nasıl oluyor da hiç konuşmadan bilebiliyordunuz?” diye sordum ister istemez. Cevabı şöyleydi: “Meryem Ana bana bu hediyeyi, buraya kadar gelen istisnasız herkese yardımcı olmam için verdi”.

Bir zamanlar ona dünyanın birçok yerinden onu bir kez dahi görmemiş insanların nasıl olup da gerçekleşen mucizevî müdahaleleri için ona teşekkür etmeye geldiklerini sormuştum. “Mübarek, müdahale eden Tanrı’dır. Sadece bu müdahaleler dua ettiğim ve korumasız çocuklar ya da hastane ya da trafik kazalarında acı çekenler için bir mum yaktığımda gerçekleşebiliyor.” Üstat Paisios acı çekenleri, ihtiyaç halinde olanları tasnif eder ve hemen her geceyi onlar için dua ederek neredeyse uykusuz geçirirdi. Özellikle kürtajla kaybedilen bebeklerin ruhları için acı çeker, onları her vesilede anmamı bilhassa isterdi.

Bana hep, “Diğerlerinin sorunları için acıyla dua etmeli ve dualarına da bedensel faaliyet eşlik etmeli. Ayinlerde isimleri anarken her birini aklına getirmelisin. Ayin esnasında oturmaktan imtina etmeli ve sürekli olarak ayakta kalmaya çalışmalısın” derdi.

Bir keresinde bana şöyle demişti: “Kalabalık önünde İsa Mesih’i düşünmemeye çalışıyorum; çünkü düşündüğümde içim onun sevgisiyle öyle doluyor ki sevincimden zıplayıp dans etmek istiyorum. Birilerinin beni o halde görüp de afallamasından korkarım.”

Üstadın şefkat ve sevgisinin bir göstergesi, veda ederken alnınızın tepesine kondurduğu buseydi.

Bir azize haksızlık edildiğinde içi acırdı. Kendi azizi, Aziz Paisios’u aynı günde (19 Haziran) anılan Havari Yahuda’yı anmadığımız için acı çekerdi. Haksızlığa uğrayan ve Aynoros’ta benim de kaldığım Kerasia’da keşiş olan Hacı Yorgi’nin hayat hikâyesine yazdığı önsözde, Paisios ruhani yasalar uyarınca, onu onca sevmesine neden olan haksızlığı yorumlar.

Azizler diyarı Kapadokya azizimizi bağrına basıyor. Memleketlileri de kendi dillerinde onun hayatını okuyup ona öykünerek onun kutsamasını kazansın. Onlar da biz de onun hayır duasını alalım. Âmin.

Aynorozlu peder Theologos

 

[1] Bu konuşma 15 Haziran 2015’de Istanbul Sismanoğlio Megaro’da “Kapadokyalı Aziz Paisios” kitabının tanıtımında yapıldı.

 

Aziz Paisios’tan anılarım